İçerik pazarlamayı ürünlere veya hizmetlere duyulan güvenin bir simgesi olarak görmek

Günümüzün pazarlamacıları reklamlardaki kadar iyi olmayan bir ürünün ya da hizmetinin satışını yapmaktan dolayı yargılansaydı, hepimiz biliyoruz ki jüri işe “masumiyeti kanıtlanana kadar suçlu” varsayımıyla başlardı. Bu, pazarlamacıların ya da markaların kolay kolay üstesinden gelemeyeceği kötü bir şöhret.
Ama yine de üstesinden gelinebilir ve bunu yapmanın en iyi yolunun içerik pazarlamayı, pazarlama yaklaşımınızın önemli bir desteği yapmaktan geçtiğini düşünüyorum.

Birçoğumuz pazarlamaya şüpheyle bakmamız gerektiğini daha gençken öğreniriz. 13-14 yaşlarımdayken ebeveynlerim oyun oynamam için o zamanlar çok gelişmiş sayılan bir kişisel bilgisayar almışlardı. Her hafta yerel bilgisayar oyun mağazasında yoğun şekilde pazarlanan yeni oyunlara bakıyor, gazete dağıtarak kazandığım parayı parlak bir şeylere harcıyordum.

Muhtemelen bunların yüzde 50’sinde eve gidiyor, oyunu 30 dakika oynuyor, sonra büyük bir hayal kırıklığına uğruyordum. Bazı defalar oyunları mağazaya geri götürüyor, memnuniyetsizliğimi açıklıyor ve geri ödeme istiyordum. “Şansına küs,” diyorlardı bana.

Bunu hâlâ düşünüyor, kendime sık sık şu soruyu soruyorum: O zaman neden oyun şirketleri ucundan köşesinden de olsa içerik pazarlama yapmıyorlardı? Neden cebimdeki paraya veda etmeden oyunun kısa bir versiyonunu oynayamıyordum? İçeriği deneyimledikten sonra ürünlerini almayacağımı bildikleri için mi yoksa?

İçerik pazarlamayı bir şirketin kendine ve ürünlerine ya da hizmetlerine olan güveninin işareti olarak görüyorum. Bir marka, tüketiciye, “Hadi, arabanın kaputunu kaldır, gaz pedalına bir iki kez bas; seveceğinden eminiz,” diyorsa, ardından geri çekilip tüketiciyi kararında yalnız bırakıyorsa, onlarla konuşurken saygılı davranacağını da göstermiş demektir (eskilerin ısrarcı araba satıcılarının aksine).

Bu, bir markanın, “Elbette henüz beni almanı beklemiyorum. Ben sadece bir süre takılacak olmandan mutluyum ve pazarlama becerimin geri kalanını sen kim olduğumu anlayınca, birbirimize uygun olduğumuza karar verince göstereceğim,” deme yoludur. Bunun bir ticari işlem değil de bir ilişki olacağının kanıtıdır.

The Economist’te biz pazarlama yaklaşımımızı, müşteri adaylarının editoryal içeriğe bağlanan kışkırtıcı reklamlara tıklamasının, büyük bir potansiyel müşteri kitlesini ısındırmasının en iyi yolu olduğu varsayımı üzerine kuruyoruz. Bundan yıllar önce bu müşteri adaylarına sadece fiyat odaklı “12 sayı 12 pound’a” reklamları sunmakla yetinirdik. Oysa şimdi, tüketicilerin markayla ilişkisinin hangi safhasında olduğunu da dikkate katıyor, içeriği de bunu göstermenin bir yolu olarak kullanıyoruz.

Şirket içi toplantılarda çoğu zaman “neden, dene, satın al” formülünden söz ediyoruz. Eğer birini ürünümüzü almaya başarıyla ikna edeceksek bunun için çoğu zaman ilk olarak nedenini anlatmamız gerekir. Fakat belki de içlerinde en önemli basamak, “dene” kısmının dâhil edilmesi. İçeriğimizin bir kısmını, daha geniş bir içerik pazarlama stratejisinin parçası olarak, ücretsiz okuması, izlemesi ya da dinlemesi için hedef kitlemize sunmakla, bir tüketicinin bir markayla bağ kurması aşamasındaki riski tekrar markanın kendisine yöneltiyoruz.

Potansiyel müşterilerle akıllıca konuşmak, iletişimi kişiselleştirmek için son teknolojiden yararlanmak, insanların paylaşmak isteyeceği içerikler yaratmak ve alakalı olmak. Bunların hepsi de bütünsel bir içerik pazarlama yaklaşımı için şarttır, tıpkı tutarlılık gibi. İçerik pazarlama bir seferlik bir kampanya olamaz yoksa tüketiciler bunu anlar. Uyumlu, devamlı, arkası gelen bir bağlılık olmalıdır.

Bu tür bir bağlılık meyvesini verir çünkü içerik pazarlama sadece tüketiciler ve markalar için değil, bu markalar adına çalışan pazarlamacılar için de iyidir. Bir pazarlamacı olarak şunu söyleyebilirim ki bir markanın içerik pazarlamayla uğraştığını görmek, firmanın müşteri kazanım hunilerini, yolculuk ve satın alma döngülerini anladığının işareti. Aynı zamanda, etrafınızı saran yönetici ekibinin, soğuk müşteri adaylarını firmanızın avukatlarına dönüştürme sürecinin uzun bir yolculuk olduğunu anlayacağı ve sabır göstereceği anlamına da gelir. İşte bu ticaret yapmanın tam yeri.

Markaların büyük çoğunluğu içerik pazarlamayı bağrına basınca, pazarlamacılar için de “masumiyeti ispatlanana kadar suçludur” denmeyeceği bir gün gelecek. Çok daha ağır suçlara bile uygulanan “suçluluğu ispatlanana kadar masumdur” kuralı onlar için de geçerli olabilir. Ama o zaman da pazarlamanın ne eğlencesi kalırdı ne de çekişmesi, değil mi?

Kaynak: http://www.foliomag.com/content-marketing-best-way-build-trust-consumers-brands/

İçerik pazarlamayı ürünlere veya hizmetlere duyulan güvenin bir simgesi olarak görmek

Günümüzün pazarlamacıları reklamlardaki kadar iyi olmayan bir ürünün ya da hizmetinin satışını yapmaktan dolayı yargılansaydı, hepimiz biliyoruz ki jüri işe “masumiyeti kanıtlanana kadar suçlu” varsayımıyla başlardı. Bu, pazarlamacıların ya da markaların kolay kolay üstesinden gelemeyeceği kötü bir şöhret. Ama yine de üstesinden gelinebilir ve bunu yapmanın en iyi yolunun içerik pazarlamayı, pazarlama yaklaşımınızın önemli bir desteği yapmaktan geçtiğini düşünüyorum.

Birçoğumuz pazarlamaya şüpheyle bakmamız gerektiğini daha gençken öğreniriz. 13-14 yaşlarımdayken ebeveynlerim oyun oynamam için o zamanlar çok gelişmiş sayılan bir kişisel bilgisayar almışlardı. Her hafta yerel bilgisayar oyun mağazasında yoğun şekilde pazarlanan yeni oyunlara bakıyor, gazete dağıtarak kazandığım parayı parlak bir şeylere harcıyordum.

Muhtemelen bunların yüzde 50’sinde eve gidiyor, oyunu 30 dakika oynuyor, sonra büyük bir hayal kırıklığına uğruyordum. Bazı defalar oyunları mağazaya geri götürüyor, memnuniyetsizliğimi açıklıyor ve geri ödeme istiyordum. “Şansına küs,” diyorlardı bana.

Bunu hâlâ düşünüyor, kendime sık sık şu soruyu soruyorum: O zaman neden oyun şirketleri ucundan köşesinden de olsa içerik pazarlama yapmıyorlardı? Neden cebimdeki paraya veda etmeden oyunun kısa bir versiyonunu oynayamıyordum? İçeriği deneyimledikten sonra ürünlerini almayacağımı bildikleri için mi yoksa?

İçerik pazarlamayı bir şirketin kendine ve ürünlerine ya da hizmetlerine olan güveninin işareti olarak görüyorum. Bir marka, tüketiciye, “Hadi, arabanın kaputunu kaldır, gaz pedalına bir iki kez bas; seveceğinden eminiz,” diyorsa, ardından geri çekilip tüketiciyi kararında yalnız bırakıyorsa, onlarla konuşurken saygılı davranacağını da göstermiş demektir (eskilerin ısrarcı araba satıcılarının aksine).

Bu, bir markanın, “Elbette henüz beni almanı beklemiyorum. Ben sadece bir süre takılacak olmandan mutluyum ve pazarlama becerimin geri kalanını sen kim olduğumu anlayınca, birbirimize uygun olduğumuza karar verince göstereceğim,” deme yoludur. Bunun bir ticari işlem değil de bir ilişki olacağının kanıtıdır.

The Economist’te biz pazarlama yaklaşımımızı, müşteri adaylarının editoryal içeriğe bağlanan kışkırtıcı reklamlara tıklamasının, büyük bir potansiyel müşteri kitlesini ısındırmasının en iyi yolu olduğu varsayımı üzerine kuruyoruz. Bundan yıllar önce bu müşteri adaylarına sadece fiyat odaklı “12 sayı 12 pound’a” reklamları sunmakla yetinirdik. Oysa şimdi, tüketicilerin markayla ilişkisinin hangi safhasında olduğunu da dikkate katıyor, içeriği de bunu göstermenin bir yolu olarak kullanıyoruz.

Şirket içi toplantılarda çoğu zaman “neden, dene, satın al” formülünden söz ediyoruz. Eğer birini ürünümüzü almaya başarıyla ikna edeceksek bunun için çoğu zaman ilk olarak nedenini anlatmamız gerekir. Fakat belki de içlerinde en önemli basamak, “dene” kısmının dâhil edilmesi. İçeriğimizin bir kısmını, daha geniş bir içerik pazarlama stratejisinin parçası olarak, ücretsiz okuması, izlemesi ya da dinlemesi için hedef kitlemize sunmakla, bir tüketicinin bir markayla bağ kurması aşamasındaki riski tekrar markanın kendisine yöneltiyoruz.

Potansiyel müşterilerle akıllıca konuşmak, iletişimi kişiselleştirmek için son teknolojiden yararlanmak, insanların paylaşmak isteyeceği içerikler yaratmak ve alakalı olmak. Bunların hepsi de bütünsel bir içerik pazarlama yaklaşımı için şarttır, tıpkı tutarlılık gibi. İçerik pazarlama bir seferlik bir kampanya olamaz yoksa tüketiciler bunu anlar. Uyumlu, devamlı, arkası gelen bir bağlılık olmalıdır.

Bu tür bir bağlılık meyvesini verir çünkü içerik pazarlama sadece tüketiciler ve markalar için değil, bu markalar adına çalışan pazarlamacılar için de iyidir. Bir pazarlamacı olarak şunu söyleyebilirim ki bir markanın içerik pazarlamayla uğraştığını görmek, firmanın müşteri kazanım hunilerini, yolculuk ve satın alma döngülerini anladığının işareti. Aynı zamanda, etrafınızı saran yönetici ekibinin, soğuk müşteri adaylarını firmanızın avukatlarına dönüştürme sürecinin uzun bir yolculuk olduğunu anlayacağı ve sabır göstereceği anlamına da gelir. İşte bu ticaret yapmanın tam yeri.

Markaların büyük çoğunluğu içerik pazarlamayı bağrına basınca, pazarlamacılar için de “masumiyeti ispatlanana kadar suçludur” denmeyeceği bir gün gelecek. Çok daha ağır suçlara bile uygulanan “suçluluğu ispatlanana kadar masumdur” kuralı onlar için de geçerli olabilir. Ama o zaman da pazarlamanın ne eğlencesi kalırdı ne de çekişmesi, değil mi?

Kaynak: http://www.foliomag.com/content-marketing-best-way-build-trust-consumers-brands/